Bütün bu toplumsal çözülmenin en ağır faturası ise en masumlara çıkıyor:
Çocuklara, Çocuklarımıza.
Son yıllarda suça sürüklenen çocuklarla ilgili istatistikler düşündürücü.
Sokak çeteleri…
Çizgi film kahramanlarının adlarını taşıyan gruplar…
Okullarda infial yaratan silahlı olaylar,
Yaralama, hırsızlık, iş yeri kurşunlama, tehdit ve benzeri suçlar…
Güvenlik güçlerinin peş peşe yaptığı operasyonlar…
Haberlerin sıradanlaşan başlıkları…
Tüm bu yaşananlardan sonra çocuğa “suçlu” demek en kolayı.
İşin özü, mesele çok daha büyük.
Çocuk, toplumun aynasıdır.
Ailesi dağılmışsa…
Okuldan kopmuşsa…
Mahallesinde örnek alacağı kimse kalmamışsa…
Derin bir yoksulluk içinde büyüyorsa…
Gelecekten umudunu kesmişse…
O çocuğa yalnızca “suçlu” demek,
Bence haksızlıktır. Yapılması gereken, bu ortamı oluşturan sebepleri bulmak ve tedbirler geliştirmektir.
ÇÖZÜM CEZAEVİNDE DEĞİL OKULDA
Toplumsal çözülmeyi yalnızca polisiye bir mesele olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Çünkü suçun son durağı adliye ve cezaevidir.
Suçun başlangıç noktası ise çoğu zaman; ailede, okulda, mahallede, ekonomik koşullarda ve kaybedilen umutlarda aranmalıdır.
Bu nedenle çözüm de yalnızca güvenlik tedbirlerinden geçmez.
Ekonomide istikrar…
Hukukta adalet…
Aile içi dayanışma…
Okulda aidiyet…
Mahallede güven…
En nihayetinde;
Çocuklara “sen değerlisin” ‘’sen bu milletin umudusun’’ diyebilen bir toplum…
Çocuğu cezaevine göndermeden önce okula ve hayata bağlayabiliyorsak…
Ailesi sarsıldığında onu yalnız bırakmıyorsak…
Risk altındaki çocukları erken fark edip destekleyebiliyorsak…
Gençlere yasa dışı “hızlı para” hayalleri yerine eğitim, meslek ve onurlu bir gelecek sunabiliyorsak…
Mücadeleyi suç ortaya çıkmadan başlatmış oluruz.
Çünkü suçla mücadele sadece suçluyla mücadele değildir.
Suçu doğuran şartlarla mücadeledir.
Bu mücadele yalnızca polisin, jandarmanın ya da adliyenin görevi de değildir.
Bu, önce ailenin, sonra toplumun, okulun, yerel yönetimlerin ve devletin ortaklaşa hem görevi hem de sorumluluğudur.