“Ayağını yorganına göre uzat” derlerdi eskiden..
Nasıl da bilirlermiş , insanoğlunun nefsi ile cüzdanı arasında kaldığını..
Nasıl da gerçekmiş özlü sözler..
Yorgan , bir nevi ölçü..
Bir ölçü daha var ki ,o da “Asgari Ücret” ..
Bu ölçü son yıllarda yorgandan bile küçük..
“Ayağını ücretine göre uzat!”
Peki ya o ücret, ayağımızı uzatacağımız yorgan kadar bile değilse?İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bir ülkede asgari ücret, yalnızca bordrodaki bir rakam değil..
Emekli maaşı da yalnızca her ay banka hesabına yatırılan bir para değil..
Bunlar,bir insanın nasıl besleneceğini, nerede yaşayacağını, çocuğuna ne sunabileceğini, hastalandığında ne yapacağını, sosyal hayata katılıp katılamayacağını ve geleceğe ne kadar umutla bakacağını belirleyen hayat ölçüleri..
Bir çalışanın aldığı ücretle ay sonunu getirme mücadelesi..
Bu mücadele mahalledeki bakkalın, pazardaki esnafın, kiracının, ev sahibinin, öğrencinin, emeklinin ve küçük işletmenin ortak hikâyesi..
Çünkü para yalnızca cebimizden çıkmaz, yaşam kalitemizden de eksilir…
Bir insanın maaşı yüzde 20 artarken kira, gıda, ulaşım, enerji ve diğer temel giderleri yüzde 30-40 artıyorsa, kâğıt üzerinde kazandığı para artmıştır ama gerçekte satın alma gücü azalmıştır.
İşte ekonomi biraz da budur.
Maaşın kaç lira olduğundan çok, o maaşla kaç kilo et, kaç ekmek, kaç litre süt, kaç metrekare ev ve kaç günlük huzur satın alınabildiği önemlidir!..
Bir emekli düşünün…
Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, ülkenin üretimine katkı sağlamış. Emeklilik döneminde biraz dinlenmek, torununa küçük bir hediye almak, arkadaşlarıyla bir çay içmek, yılda birkaç gün nefes almak istiyor.
Ama ayın ortasında hesabını yeniden yapmak zorunda kalıyor.
“Elektrik ne kadar geldi?”
“Kirayı nasıl denkleştireceğim?”
“İlaçlar?”
“Pazar alışverişi?”
“Toruna harçlık?”
Ve sonunda kendine şu soruyu soruyor:
“Ben bu kadar yıl neden çalıştım?”
Bu soru, aslında bir insanın cebinden çok onuruna dokunan bir soru..
Asgari ücret, hayatın asgarisi olmamalı..
Ücretin “asgari” olması, insanların da asgari bir hayat yaşaması gerektiği anlamına gelmemeli..
Bir çalışanın yalnızca karnını doyurması yeterli mi?İnsanın biraz sosyal hayata, biraz tatile, biraz dinlenmeye de ihtiyacı vardır.
Çocuğuna ayakkabı alırken kendi ihtiyacını erteleyen…Markette istediği ürünü fiyatından dolayı yerine koyan…
Doktora gitmeyi “biraz daha bekleyeyim” diye erteleyen…Arkadaşının doğum gününe giderken hediye alamadığı için mahcup olan…
Buna “bütçesini iyi yönetemiyor” diyebilirmiyiz?Yoksulluk bazen yanlış harcama değil, yetersiz gelirdir!
Elbette herkes gelirine göre harcamalı, Gereksiz tüketimden kaçınmalı, tasarruf etmeli..
Ama matematiğin de bir sınırı vardır.
Gelir temel ihtiyaçların tamamını karşılamıyorsa, insanın önüne ne kadar “tasarruf yap” koyarsanız koyun sonuç değişmez.
Dört işlemin sonucu değişir mi?