"Ey nefs, bitsin şu bitmeyen kavgamız."
Gülümsedi.
"Sen hâlâ ben diyorsun." Evladım.
Sustum…
Kavga dediğin,
iki "ben"in düellosuymuş.
"Var git!" yoluna dedim,
"Tevazu hırkası dar geldi bana."
"Hırka değil dar olan," ,
"İçindeki ebedi ben."
O zaman ünledi o ezeli dost kibir,
"Merhaba,
dönüp dolaşıp da gelen yoldaşım."
Bildim… düşman sandığım,
Gönül tahtıma kurulmuş.
"Anlam arayışın niye!"
Kendim söyledim; kendim dinledim.
Boşu boşuna.
"Arayan sen,
şaşı bakıp düz gören sen" derken,
Gönül kapım çalındı, usulca.
Vicdan dedi: " İçine baksana?"
"Konuşurum," sen "susarsan."
Sustum…
Sonra, ses bitti, sukutla danış olduk.
"Mutluluğu put etmişim meğer…"
Güldü o. "Putu oyan sensin."
"Hep aynı döngü!"
"Tuzak, dışta değil; içte."
"Mabedim insan olsun mu?"
"İnsan dediğin, ayna"
Baktım…
Ne baktığım bendim,
ne gölgem başkası.
Tevazu hırkası seslendi,
gel araftaki dost…
Ben hırkadan çıkalı çok oldu.
Yüz geri döndü, son kez çığırdı:
"Ben sensiz varım,
sen bensiz kimsin, adsız ağa?"
Hiç…
Çünkü cevaba ne gerek...
Yaklaştık o edebi menzile…
Düşman gibi değil, eski bir dost gibi.
"- Bitirelim mi?"
"- Başladık mı?"
Ve o an…
Ne savaş kaldı, Ne kazanan, Ne kaybeden.
Sadece bir idrak: Kendini yenenin,
kimseyi yenmesine gerek yokmuş.
‘’… Adsız Ağa’’
-‘’İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir’’
"Kendini bilenin, Rabbini bildiğini"
(Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu)