Kulağa hoş geliyor.
Hatta sokakta karşılığı da var.
“İslam ülkeleri birleşsin.” “Ortak ordu kurulsun.”
“ABD-İsrail eksenine karşı blok oluşsun.”
Peki gerçek dünya böyle mi çalışıyor?
Hayır. Çünkü devletler sloganlarla değil, tehdit algılarıyla hareket eder.
Sorun tam burada başlıyor. Suudi Arabistan için temel tehdit İran’dır.
İran için temel tehdit ABD-İsrail eksenidir.
Türkiye için öncelik PKK/YPG hattıdır.
Pakistan Hindistan’a odaklanır.
Mısır ise önce rejim güvenliğini düşünür.
Yani herkes aynı masada otursa bile herkesin önündeki harita farklıdır.
Bir de işin görünmeyen tarafı var. ABD yıllardır bölgede tek bir stratejiyi uyguluyor: Hiç kimsenin fazla güçlenmesine izin verme. Biraz Körfez’i destekle. Biraz Türkiye’den yana görün, biraz yıprat. Biraz İsrail’i başat öne çıkar. Sonra hepsini birbirine dengele.
Bu yüzden Washington, tam birleşik bir bölgesel askeri blok istemez. Çünkü birleşik blok, kontrol edilmesi zor güç demektir.
Çin ve Rusya da “İslam askeri-ekonomik-politik birliği” romantizmine düşündüğümüz kadar yakın değil. Çin, Uygur meselesi nedeniyle pan-İslamist bir dalgadan çekinir. Rusya ise Kafkasya hassasiyeti nedeniyle dini motivasyonlu tüm oluşumlara mesafelidir. Onların istediği tek şey: ABD’nin tek patron olmadığı çok kutuplu dünya.
Yani büyük güçler için mesele ümmet değil. Denge.
Türkiye Neden Oyunun Merkezinde?
Çünkü Türkiye aynı anda birkaç masada oturabilen nadir ülkelerden biri.
NATO üyesi. Batı’ya tam teslim değil. Rusya’yla konuşabiliyor. Çin’le ticaret yapabiliyor. Körfez’le yatırım ilişkisi kurabiliyor. Filistin meselesinde kesin taraftar dili kullanabiliyor. Bu arada İsrail’le diplomatik hattı tamamen koparmıyor.
Bu yüzden Ankara artık “arada kalmış ülke” değil. Tüm tarafların Çıkarlarının Kesişim noktasındaki ülke. Asıl güç de burada. Özellikle İHA/SİHA teknolojisi Türkiye’ye yeni bir jeopolitik alan açtı. Eskiden savaşlarda etkili olmak kara gücü gerekirdi. Şimdi teknoloji gönderiyorsunuz (Karabağ Savası). Bu daha ucuz. Daha az riskli. Daha sürdürülebilir.
Savunma sanayi artık yalnızca askeri güç değil; diplomatik nüfuz üretme aracına dönüştü. Ama Türkiye’nin kırılgan tarafları da çok. Enerjide dışa bağımlılık sürüyor. Hürmüz’de yaşanan kriz Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. Suriye tam çözüme kavuşmadı. Irak hattı kırılgan. Doğu Akdeniz düğüm halinde. Libya belirsiz. Ekonomi dış-iç gelişmelere karşı kırılgan. İç siyasetteki gelişmeler, erken seçim düzlemine doğru son sürat gidişatın emareleri var.
Yani Türkiye bu coğrafyada güçlü bir ülke olabilir. Ama aynı zamanda çok sayıda zafiyetleri olan bir ülke. Önümüzdeki dönemde En büyük tehlike ise Kazara savaş. Bir tanker vurulur… Bir radar yanlış okur… Bir vekil örgüt kontrolden çıkar… Bir üs yanlışlıkla hedef olur… Ve bir anda herkes kendini istemediği bir savaşın içinde bulur. Karadeniz Bölgesinde ve Akdeniz’de buna yönelik emareler ve saldırılar var. 1914 Avrupa’sı da böyle yanmıştı. Kimse dünya savaşı istemiyordu, herkes gerilimi yönetebileceğini sanıyordu. Ama Dünya birbiri ardına iki dünya savaşı yaşadı ve halen devam ediyor.
Türkiye Yeni Bir Yol Arıyor
Gözüken o ki, kısa vadede bir “İslam NATO’su” ihtimali zayıf. Çünkü bölgede ortak duygu var ama ortak strateji yok.
Buna karşılık İslam ülkeleri arasında yeni işbirlikleri şekilleniyor: Resmî ittifaktan çok, çıkar bazlı işbirlikleri... Savunma sanayi iş birlikleri… Enerji koridor hatları… Yerel para ile ticaret uygulamaları…
Ankara artık tek kutuplu dünyaya göre değil; çok merkezli olmaya başlayan dünyada oluşan krizlerden gemisini sağlam limana ulaştırmaya çalışan kaptana benziyor. Deniz fırtınalı, hava sisli ve puslu…
Ne tamamen Batı’dan kopuyor. Ne tamamen Doğu’ya yaslanıyor. Dengeyi sağlamak, çok zor.
Çünkü yeni dönemin en büyük gücü, tek cephede durmak değil; iç cepheyi sağlam tutabilmek ve aynı anda birkaç fırtınayı yönetebilmek çok zor olacak…