Bazı yerler vardır; insanın ruhuna işler.
Antalya’nın Elmalı ilçesi benim için işte öyle bir yerdir.
1980’li yıllarda orada Karakol Komutanı olarak görevim: Emniyet, asayiş ve düzenini sağlamak.
12 Eylül’ün ağırlığı henüz köylerin üzerindeydi. Bir köy devriyesinde, 80’lik ihtiyarların jandarma aracını görür görmez ayağa kalkıp selam durduklarını gördüm. Bu saygı karşısında şaşırıp yanlarına vardım: "Neden ayağa kalkıyorsunuz? Bir emir mi var, yoksa eski bir alışkanlık mı?"
İçlerinden en yaşlısı tebessümle cevap verdi: "Komutanım, köyümüzün içinden devlet geçiyor. Üzerinde devletin elbisesi olan vatan evlatları geçiyor. Saygımız ondandır."
Sordum: "Devlet nedir amca?"
"Devlet," dedi, "Kaçan tavşanı kağnı arabasıyla yakalayandır. Düzeni, adaleti sağlayandır."
Peki, bu saygının özü-kökü nedir diye sorduğumda ise cevaben: Yaşlı adam elini kaldırarak, Elmalı’nın karlı zirvelerini işaret etti: "Biri şu Elmalı Dağında ‘’Durak Kayasının’’ altında türbesi olan Ümmî Sinan, diğeri Bursa’nın fethine tahta kılıçlarla giden ovanın aşağısındaki Tekke Köyünde türbesinde meftun Abdal Musa… Buraların mayası da töresi de onlardandır komutanım. Bir de..." diyerek karakolun duvarına bitişik evi gösterdi: "Atatürk’ün emriyle Kur’an’ın en güzel tefsirini yazan Elmalılı Hamdi Yazır’ı yetiştiren bu toprağın ilmidir bizi biz yapan, devlete ve askerine saygıyı, sevgiyi belleten"
O gün anladım: Bu coğrafyada asayiş sadece kanunla değil, irfanla kurulur. Elmalı’da huzuru sağlayan bizden çok önce gelenlerin kurduğu düzendi. Bu düzen; sessiz, gösterişsiz ama köklü üç sütun üzerinde yükseliyordu: İrade, Dil ve İlim.
Kurucuların ilki, Abdal Musa idi.
O, 14. yüzyılda Anadolu’nun kaderini dokuyan bir alperendi. Kurduğu zaviye; darmadağın Türkmen obaları için birlik merkezi oldu. Fermanın kâr etmediği yere gönülle ulaştı. "Eline, beline, diline sahip ol" diyerek, bugün yasaların bile inşa etmekte zorlandığı toplumsal düzeni; tek cümleyle irşat etti. Bu Toprakları Vatan Yapan İrade işte buydu.
Ardı sıra gelen Ümmî Sinan oldu.
Asırlar sonra bayrağı 17. yüzyılda o devraldı. İlim dilinin Arapça, edebiyatın Farsça olduğu bir çağda, halkın tertemiz Türkçesiyle konuştu. "Ümmî" lakabının ardındaki gönül gözüyle, en derin hakikatleri köylünün anlayacağı sadelikte; Milletin diline, milletin ruhunu nakşetti. Niyâzî-i Mısrî başta olmak üzere birçok derviş yetiştirdi. Dili Millet Yapan Nefes buydu.
Nihayetinde ise Hamdi Yazır’la bu irfan Elmalılı’da zirveye ulaştı.
Görev yaptığım karakolun hemen yanı başındaki evinde; aklı inançla, kadim bilgiyi modern çağla buluşturdu. Kur’an’ın anlamını, Anadolu insanının anlayacağı bir Türkçeyle tefsir etti. Akıl ve İmanı buluşturan, buna bir ömür harcayan dehanın adı idi büyük âlim ve ilim insanı.
Devletin Gücü, Gönül Ehlinin Mührü
Görev yıllarım boyunca şunu gördüm: Devlet bir düzen kurar ama o düzeni daimi kılan vicdandır. Abdal Musa ile Ümmî Sinan’ın temellerini attığı, Hamdi Yazır’ın ilimle taçlandırdığı bu yapı; devleti ahlak, dil ve inançla tahkim etmiştir.
Bugünlerde, kimlik bunalımı, dil ve kültür yozlaşması olmak üzere toplumca travmalar yaşıyoruz. Oysa çare bu erenlerin yüzyıllar ötesinden bizlere bıraktıkları manevi miras:
Bir millet önce dilini korur, sonra ahlakını ve vatanını.
İlk ikisi sarsılırsa, üçüncüsü zaten ayakta kalmaz.
Elmalı’da öğrendim ki; nöbet sadece silahla tutulmaz, bazı sınırlar haritayla çizilmez.
Bedenen göçseler de bu millete "hars" (kültür) bırakanlar ölmez.
Onlar hâlâ oradalar... Sadece türbelerinde değil; Elmalı’nın sarp dağlarında ve bu asil milletin tertemiz vicdanında nöbete devam ediyorlar