Toplumun Sessiz Çığlığı ve Sosyolojik Kırılmalar
Bir memleket düşünün…
Herkesin söyleyecek bir sözü, anlatacak bir derdi var.
Kürsüler dolu, ekranlar kalabalık, sosyal medya adeta kıyamet yeri…
Ama bütün bu gürültünün ortasında ağır, boğucu bir sessizlik hâkim.
Çünkü kimse ne kendini, ne de başkalarını; ne dinliyor ne de duyuyor.
Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Sadece yankı odalarındaki kuru gürültü; bir yılgınlık, bir kabulleniş ve bir vurdumduymazlık. Peki, bizi bu noktaya getiren asıl sebepler neler?
1. Devlet-Toplum Gerilimi ve Kaderciliğin Gölgesi
Bu topraklarda devlet hep güçlüydü; toplum ise çoğu zaman suskun ya da susturulmuş. Devlet “baba” oldu, toplum ise boynunu büken itaatkâr bir evlat… Neticede hak arayan birey yerine, korunmayı ve her şeyi devletten bekleyen kitleler oluştu. Bu da zamanla derin bir kaderciliğe dönüştü. Gayret ve azim azaldı, irade zayıfladı; yılgınlık ruhumuza kök saldı.
2. Modernleşme ile Gelenek Arasında Sıkışmışlık
Bu millet; padişahın kulu olma halinden "yurttaş" olma bilincine, bireysel bir mücadeleyle değil; yukarıdan gelen bir kararla, bir anda geçti. Geçiş yumuşak olmadı, sarsıcıydı. Bir yanda gelenek, diğer yanda modernlik… Ortada kalan ise kimliğimiz oldu. Ne tam Batılı olabildik ne de köklerimizle barışık kalabildik. Sonuç: İçten içe bölünmüş bir zihin dünyası.
3. Merkez ile Çevre Arasındaki Bitmeyen Mücadele
Şehirli ve eğitimli kesim ile taşralı ve dışlanmış hisseden kesim aynı ülkede ama farklı dünyalarda yaşadı. Bu mesafe hiç kapanmadı; aksine, siyaset tarafından "oy uğruna" sürekli derinleştirildi. “Biz” ve “onlar” ayrımı, en temel toplumsal fay hattımız haline geldi.
4. Eğitimde Çöküş ve Bilincin Bastırılması
Ezberle büyüyen nesiller, sorgulamayı unutan zihinler… Bir de Eleştirel Düşünce yok edilince toplum kolay yönlendirilir hale geldi. Bilginin yerini itaat, aklın yerini alışkanlık aldı. Ve nihayetinde o meşhur ‘‘cahil cesareti- her şeyi bilen ama bilmediğini bilmeyenlerin -saltanatı’’ iliklerimize kadar yerleşti. Bilgi-eğitim sahibi olmak, ekonomik ve sosyal olarak sıradanlaştırıldı.
5. Ekonomik Adaletsizlik ve Vurdumduymazlık
Gelir dağılımı bozuldukça, genç nesillerde ümitler tükendi. Orta sınıf eridikçe gelecek hayalleri silindi. İnsanlar ya öfkelendi ya da derin bir çaresizlik sessizliğine büründü. Toplumun üzerine ağır bir “ölü toprağı” serildi; rehavet, tepkisizlik ve duyarsızlaşma artık rutin hale geldi.
6. Kentleşme Travması ve Güvenin Çöküşü
Köyden kente göç ettik ama şehirli olamadık; aksine, şehirleri köye çevirdik. Gecekondulardan rant devşirirken, köydeki ağalık düzenini de şehrin göbeğine taşıdık ve "gettolaşan" kentler yarattık. Bu süreçte sadece yerimizi değil, aidiyetimizi de yitirdik.
Sosyal etik, gelenek ve hayâ duygusu önce sosyal medyada, ardından sokakta dejenere oldu. Güvenin yerini korku, saygının yerini kayıtsızlık aldı. Betona hapsolmuş, sokakta oyun oynamasını bilmeyen, memati özentili, atari ve internet salonlarında yetişen oyun bağımlısı, anti sosyal-psikopat-katil-suça sürüklenen nesiller yetiştirdik. Son örnekleri ise Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar.
Her telefondan ürperiyor, her televizyon haberinden, sokakta gördüğümüz acayip traşlı tiplerden ve her kapı zilinden irkiliyoruz. Artık dirençli-şefkatli bir toplum değil; kapı komşusunu tanımayan, kalabalık içinde yapayalnız bireyleriz.
Peki, Ne Yapmalı?
Bu memleketin kurtuluşu, her türlü yılgınlığı bir kenara itip özdeki cevhere dönmekten geçiyor. İhtiyacımız olan tek şey, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o eşsiz saptamasında gizli:
“Türk milletinin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, yalnız bir şeye ihtiyacı vardır; çalışkan olmak!”
Mustafa Kemal Atatürk’ün “çalışmak” diye işaret ettiği şey; sadece emek değil, aynı zamanda uyanmak, sorumluluk almak ve hesap sormak-vermektir.
Bugün herkes konuşuyor… Ama kimse, kimseyi dinlemiyor. Kimse çalışmıyor.
Herkes haklı… Ama kimse hakikatin peşinde değil.