Bir toplumun en kırılgan aynası çocuklarıdır. O aynaya baktığınızda gördüğünüz şey yalnızca bugünü değil, yarını da anlatır. Son günlerde önce Şanlıurfa’da, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan ve yüreğimizi dağlayan olaylar, işte tam da bu aynanın çatladığını gösteriyor. Henüz çocukluktan çıkıp ergenliğe yeni adım atmış bireylerin böylesine ağır şiddet eylemlerine karışması, tek başına bir “asayiş” meselesi değildir. Bu, çok katmanlı bir toplumsal çözülmenin dışa vurumudur.
Kolay olanı seçip suçu tek bir başlıkta toplamak mümkün: “Aile bozuldu”, “okullar yetersiz”, “medya kötü örnek oluyor” demek. Ancak gerçek bundan daha karmaşık ve rahatsız edici. Çünkü burada söz konusu olan, tek bir nedenin değil, birbirini besleyen birden fazla etkenin kesişimidir.
Aile, çocuğun ilk dünyasıdır. Sevgi, sınır, güven ve sorumluluk duygusu ilk olarak burada inşa edilir. Ancak günümüz Türkiye’sinde aile yapısı ciddi bir dönüşümden geçiyor. Ekonomik baskılar, ebeveynlerin uzun çalışma saatleri, parçalanmış aile yapıları ve iletişim eksikliği, çocuğun duygusal ihtiyaçlarını çoğu zaman karşılıksız bırakıyor. Duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk, öfkesini regüle etmeyi öğrenemiyor; aksine, o öfke zamanla birikerek kontrolsüz bir patlamaya dönüşebiliyor.
Öte yandan okul, sadece akademik bilginin değil, sosyal davranışın da öğretildiği bir alan. Fakat bugün okulların önemli bir kısmında görünmeyen ama derin etkiler bırakan bir sorun var: akran zorbalığı. Bundan 15-20 yıl önce bu kavramın adı bu kadar sık konulmasa da, bugün geldiğimiz noktada zorbalığın hem biçimi hem de etkisi değişmiş durumda. Artık sadece fiziksel değil; psikolojik, dijital ve sistematik bir baskı söz konusu. Sosyal medya ile birlikte çocuklar, okuldan çıktıklarında bile zorbalığın etkisinden kurtulamıyor. Sürekli maruz kalınan bu baskı, bazı çocukları içine kapanmaya iterken, bazılarını da şiddeti bir “savunma dili” olarak benimsemeye yöneltiyor.
Bir diğer önemli boyut ise medya ve dijital içerik. Şiddetin sıradanlaştığı, hatta zaman zaman estetize edildiği bir içerik dünyasında büyüyen çocuklar, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı her zaman sağlıklı kuramıyor. Sürekli olarak “güçlü olanın kazandığı” ve sorunların kaba kuvvetle çözüldüğü senaryolara maruz kalmak, özellikle kimlik gelişimi henüz tamamlanmamış bireylerde davranış kalıplarını doğrudan etkileyebiliyor.
Tüm bu unsurlar birleştiğinde ortaya çıkan tablo şu: Duygusal olarak ihmal edilmiş, sosyal olarak baskı altında kalmış ve şiddeti normalleştiren bir içerik evreninde büyüyen gençler. Bu üçlü sac ayağı, bireyi yalnızca öfkeye değil, o öfkeyi yönetecek sağlıklı araçlardan yoksun bir hale getiriyor.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle devletin bu meseleyi yalnızca güvenlik perspektifinden değil, bir “toplumsal sağlık” sorunu olarak ele alması gerekiyor. Okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin nicelik ve nitelik olarak güçlendirilmesi, rehberlik servislerinin aktif ve erişilebilir hale getirilmesi şart. Her okulda yalnızca akademik başarıyı değil, öğrencinin psikososyal durumunu da takip eden bir sistem kurulmalı.
Ailelere düşen görev ise belki de en zor ama en hayati olanı. Çocukla kurulan ilişkinin niteliği, onun dış dünyayla kuracağı ilişkinin de temelini oluşturur. Dinleyen, anlayan, sınır koyabilen ama aynı zamanda güven veren bir ebeveynlik modeli artık bir tercih değil, zorunluluktur. “Benim çocuğum yapmaz” kolaycılığı yerine, “Ben çocuğumu ne kadar tanıyorum?” sorusu sorulmalıdır.
Yerel yönetimler ve okul idareleri de bu zincirin önemli halkalarıdır. Gençlerin enerjilerini sağlıklı biçimde yönlendirebileceği sosyal, kültürel ve sportif alanların artırılması; okullarda zorbalıkla mücadeleye yönelik somut ve uygulanabilir politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Zorbalığı görmezden gelen değil, erken aşamada tespit edip müdahale eden bir okul kültürü oluşturulmalı.
Sonuç olarak, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olaylar bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Şiddet, bir anda ortaya çıkan bir “sonuç”tur; onun arkasında ise uzun süre ihmal edilmiş “nedenler” vardır. Eğer bu nedenleri görmezden gelmeye devam edersek, benzer acıları yaşamamız kaçınılmaz olacaktır.
Toplum olarak artık yüzleşmemiz gereken gerçek şu: Çocukları kaybetmek, geleceği kaybetmektir. Ve bu kaybın telafisi yoktur.