Ramazan paylaşmaktır; ekmeği, suyu, zamanı ve en çok da merhameti paylaşmaktır. Ancak paylaşmak, bir şeyi herkesin gözüne sokmak değildir. İyiliğin sesi yükseldikçe değeri artmaz; tam tersine, sessiz kaldıkça kök salar.
Yardım dağıtımlarının kameralar eşliğinde yapılması, ihtiyaç sahiplerinin yüzlerinin açıkça gösterilmesi, sosyal medyada “bakın ne yaptık” vurgusuyla servis edilen görüntüler… Oysa Ramazan’ın ruhu teşhir değil, tevazudur. İhtiyaç sahibinin onurunu korumak, verilen koliden daha kıymetlidir.
Mersin gibi sıcaklığıyla, insanlığıyla övünen bir şehirde bu görüntüleri görmek istemiyorum. Çünkü bu şehir, yardımı alkış için değil, Allah rızası için yapmayı bilen insanların şehridir. Burada komşu komşunun kapısını çalarken kamera aramaz; bir el verirken diğer el görmez.
Belediyelere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Sosyal belediyecilik elbette kıymetlidir. İftar çadırları, gıda kolileri, nakdi destekler… Bunların hepsi ihtiyaç sahipleri için hayati önemdedir. Ancak yapılan yardımı duyurmakla, yardımı bir tanıtım malzemesine dönüştürmek arasında ince bir çizgi vardır. O çizgi aşıldığında Ramazan’ın ruhu zedelenir.
Hiçbir çocuk, ailesinin zor durumda olduğunu milyonlara anlatan bir karede yer almamalı. İyilik reklam panosuna asıldığında değil, bir gönülde saklandığında büyür.
Ramazan; sabrı, şükrü ve edebi öğretir. Edep ise en çok güç sahibine yakışır. Belediyeler de, kurumlar da, hayırseverler de bu edebi kuşanmalıdır. Yardım yaparken insan onurunu korumak, Ramazan’a gösterilecek en büyük saygıdır.
Mersin’de Ramazan, kameraların değil, kalplerin ışığıyla aydınlansın.